18 Haziran 2013 Salı

En iyisi Bangkok’a gideyim

Varış: 9 Mayıs 2013


Sankt Peterburg’taki ilk bir kaç günümden sonra kafamda şimdi nereye gideceğim soruları dolanmaya başladı. Tren yolculuğunu seven biri olarak tabikide aklıma ilk olarak Trans-Sibirya (hakkında  “trene bindiğinde ilk olarak yeni ailene merhaba  de” denilen ve yaklaşık 10 gün aralıksız süren bir tren yolculuğu deyip olayı özetlesem de Trans-Sibirya kelimeleri üzerine basarak hakkında daha fazla şey öğrenmenizi öneririm, belki aradığınız hayal budur) trenine bilet alıp Baykal Gölü’ne gitmeye karar verdim.  İnternetten bulduğum bir siteden bilet fiyatlarına bakmaya başladığımda genelde 3.-4.sınıf bilet fiyatları ortalama 250-300 dolar civarındayken 9 Mayıs bayram günü 177 dolardı. Fiyat benim için uygundu ve almayı düşünürken, hostelde tanıştığım Ruslarla Baykal Gölü planım üzerine konuşmaya başladığımızda, gölü kışın donduğu zaman ya da yazın havanın sıcak olduğu dönemlerde görmenin daha güzel olacağını, bu mevsimde pekte ilginç gelmeyeceğini söylediler. Gölün farklı mevsimlerdeki resimlerine baktığımda Baykal’ı kışın görmek bana da daha doğru gelmeye başladı ama bir yandan da Trans-Sibirya deneyimini yaşamayı çok istiyorum. Mevsimin üzerinde bir de bu rotada devam edersem almam gereken Moğolistan ve Çin vizeleri içinde şimdi uğraşmak istememem üzerine  Trans-Sibirya hayalimi ertelemeye karar verdim.  Bu demek oluyordu ki yine bilgisayar başında ucuz uçak bileti arayacağım günler gelmişti. İlgimi ilk çeken Thy’den Seul’e tek yön 850tl civarında olan bir bilet oldu. Bileti almayı düşünürken, bir yanda da acaba Kiev uçuşumdaki gibi son saatlerde alırsam acaba daha ucuz olur mu diye düşünüp dururken o bilet oldu 1000tl.

İçimde hala bir umut sabahları kalkıp aynı gün için Seul’e bilet bakıyorum skyscanner.com’dan. Fiyatların düşmeyeceğini kabullendikten sonra (ilk başlarda kabullenemiyordum) kendimi hostelden dışarı çıkmaz halde tüm gün nereye gitsem diye düşünür buldum. Öyleki hosteldekiler bana “bugün hava çok güzel çıksana” der olmuşlardı :) Bu kafayı sıyırmaya giden durumumu çokta uzatmamak için bulabildiğim en ucuz bilet Bankok’a olunca en iyisi Bangkok’a gideyim deyip bileti aldım. Biletimin güzel bir yanı İstanbul’dan aktarma yapıcak olup, İstanbul-Bangkok uçuşu içinde havaalanında 3 saat beklemem gerekecekti. Bu 3 saat benim için evden ilk çıktığımda yanıma aldığım kışlıkları yazlıklarla değiştirmek ve eksikliğini hissettiğim şeyleri tamamlamak için iyi bir fırsat demekti. İstanbul’a inince havaalanına gelen ailemi görüp gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra 9 saatlik bir yolculuktan sonra Suvarnabhumi havaalanına  indim. Hiç bir şey sorulmadan (Surabaya yazımda Tayland’a girişimi daha iyi anlatacağım) 30 gün süreli girişime izin verilen mühür basıldıktan sonra havaalanından tren ile skytrain’e ulaştıktan kalacağım Siam meydanı yakınındaki hostelime geldim. Bir kaç saat dinlenip  yorgunluğumu attıktan sonra dışarı çıkıp meydan civarında dolaşmaya başladık (hostelde tanıştığım yeni arkadaşlarımla). Meydanda istediğimi bulamayınca Lonely Planet kitabında backpackerların genellikle gittiği yer diye bahsettiği Khao San Road’a gitmeyi önerdim ve buraya gittik. Siam’a göre daha ilgi çekici olduğu kesindi.  Etrafı gezdikten sonra bu geceden sonra burada kalmaya karar verdiğimiz için bir otel aradık kendimize.  Cadde ve civarında ucuza bir çok konaklayabileceğiniz  yer bulabilirsiniz. Buranın diğer bir avantajıda şehirde görülmesi gereken diğer yerlere olan yakınlığıydı. 


Şehri gezdikçe sadece daha çok şaşırıyordum. Hiç bilmediğim bir kültürün tam içinde duruyordum şu anda. Şehir bir garip, bütün sokaklar seyyar dükkanlarında hazırladıkları yiyecekleri (street food) satmaya çalışan sokak satıcılarıyla dolu, her adım başı bir 7 eleven (güneydoğu asyadaki eviniz), arabadan çok trafikte bulunan motorsiklet, havası ayrı bir kirli sokakları ayrı... Yeni bir kültür öğreniyor olup bu kültürü sevsem de Bangkok’un kendisini sevemiyordum bir türlü ben. Ama benim aksime biri Filipinli diğeri Endonezyalı 2 yeni arkadaşım bayılmışlardı şehre.  Sabah Khao San Road’a yeni otelimize gitmek istediğimizde durdurduğumuz tuk tuklar genel olarak dün 100 bahta gittiğimiz yer için 350 baht isteyince bazı şeyleri daha iyi anlamaya başladım. 

Bangkok’ta bir şeyler alırken eğer kazıklanıyor muyum acaba diye düşünüyorsanız bilmelisiniz ki hem de ne biçim kazıklanıyorsunuz.  “500 baht dediği şeyi pazarlıkla 250 bahtta aldım ben kazıklanmam” diyorsanız bilesiniz ki hala kazıklanıyorsunuz.  Benim bulduğum altın oran söyledikleri fiyatı 3 bölmek  oldu. Ama biliyordum ki ben de kazıklanıyordum. Neyse geçelim bu kısmı :) Şehirde taksiyle ulaşım çok pahalı olmayıp taksimetreyi açarlar, yolu pek uzatmazlar hatta kısa mesafede tuk tuklardan daha ucuza bile giderler. Kullanılması önerilir, tabii gündüz trafiğinin ortasında değil. Onun için mecbur tuk tuk. Şehiriçi otobüsleri ise çok fazla dolaştığı için kısa mesafelerde bile çok fazla zaman kaybetmenize neden olabiliyor. Biraz tapınak göreyim diye şehir haritasıyla otelden dışarı çıktım ama böyle garip, karışık, yanlış bir şehir haritası daha görmedim. ( soruyu yapamayınca kesin soru yanlış diyen öğrenci gibi hissettim kendimi ama haritada eksik sokaklar falan fazlasıyla var ) Haritaya bakmayı bırakıp öylesine yürümeye başladım. 

Wat Po
Gittiğim bir çok tapınağın adını bilmiyor olsamda Wat Po’nun adını içerisinde meşhur uzanan budadan dolayı öğrenmiştim.  Meşhur Grande Palace’da gittim fakat bir çeşit kraliyet kutlamaları sebebiyle ziyarete kapalıydı.  Diğer bir günün tamamını ise 1.5 saatlik bir tren yolculuğu mesafesindeki Unesco Dünya Mirasları Listesi’ndeki Ayutthaya’da geçirdim. Bangkok’un gürültüsünden kaçmak için iyi bir alternatif. Etrafa dağılmış bir şekilde bulunan bir çok tapınağı  ve etrafı gezmenin en iyi yolu bisiklet olsa da yer yer gezmek için fil bile kiralayabilirsiniz. Burayı bu kadar önemli kılan ise tarihi ve içerideki bir ağaçta bulunan buda kafası. Şehre gitmeden tarihi hakkında bir şeyler okunması  daha doğru olacaktır. Aksi halde -arkadaşım istiyor diye- benim gibi bir şey bilmeden giderseniz pekte zevk alamayabilirsiniz tapınakları gezerken. Ama arkadaşım her tapınağı ayrı bir zevkle inceledi. Tapınakların aksine şehrin kendisini ilginç bulduğum için günü birlik gitmeye değer bir yer olarak görüyorum burayı. Gece hayatına gelirsek, bu şehirde gece 2 de clubler müziğin sesini kapatıyorlar ona göre gece 1 de clube gideyim derseniz 1 saat sonra otele dönebilirsiniz.

Yatan Buda


Güneydoğu Asya haritasına şöyle bir baktığımda, gitmek istediğim yerlere gidebilmem için Bangkok’a bir kaç kere daha geleceğimi düşündüğümden şehirde görülmesi gereken bütün yerleri hemen görmek yerine öncelikle daha çok ara sokaklarda yürüyüp bu kültürü tanımaya ve şans eseri görüp ilgimi çeken yerleri gezmeye karar vermiştim ve böyle de yaptım. Bu yürüyüşlerde her ne kadar bazen meşhur yerleri görsem de dışarıdan bakmakla yetindim tıpkı bir gece vakti önüme çıkan Wat Arun gibi. Yine bu yürüyüşler sayesinde bulduğum bir yerde öğrendim, budaların ellerinde kalem defterle sağlık dersi aldıklarını. Şimdi ayrılırken anlıyordum ki sokaklarından çok şey öğrenmiştim ben bu şehrin.  

Wat Arun

Bangkok albümü için sizi şöyle alalım



Not: Sokaklar, tapınaklar falan tamam iyi hoş ama şehrin başka bir yüzü daha var onuda burada anlatmayı pas geçiyorum :)

Not 2: Haziran sonu gibi Bangkoka tekrar gittiğimde daha ayrıntılı bir yazı yazacağım.