16 Temmuz 2013 Salı

Tapınaklar Şehri Yogyakarta

sewu tapınağı
Yoldayken gördüğüm bir kaç fotoğraftan ya da tanıştığım backpackerlardan adını öğrenip gitmeye karar verdiğim yerler, beni daha önce hakkında bir şeyler duyduğum şehirlere gitmekten daha çok heyecanlandırıyordu. Moskova’ya ya da Bali’ye gitmek güzeldi ama Malang’a ya da Gili Trawangan’e gitmek bambaşka bir heyecana sebep olmuştu. Yerel halkın Jogja dediği işte bu şehre gelirken yine bu heyecanı yaşıyordum. Gili Trawangan dönüşünde Bali’de bir gece kaldıktan sonra ertesi gün öğle saatlerinde Pahala Kencana otobüs firmasına gittim. Klimasız ve bol aktarmalı Malang-Bali yolculuğundan aldığım dersten sonra bu  sefer doğrudan istediğim yere giden bir vip otobüsünden 24 dolara bir bilet alıyorum. Rahat geçirdiğim 18 saatlik bir yolculuk sonrasında Yokgyakarta’ya varıp Andyna’yla buluştuktan sonra biraz dinlenmek üzere evine gittik. Sonrasında yolun getirdiği yorgunluk sebebiyle, buraya asıl geliş sebebim olan tapınaklar yerine Andyna’nın üniversitesine gittik. Andyna dersteyken indiğim kütüphanede Bali notlarımı toparlarken, ders çıkışı beraber tiyatro kulübünün bir sonraki oyunun hazırlıklarını izliyoruz. Şehirde daha rahat ve zaman kaybetmeden gezebilmek için Andyna’nın önerisiyle bir motosiklet kiralamanın iyi olacağına karar verdikten sonra istanbulkartımı rehin verip günlüğü 4 dolardan bir motor kiralıyorum. Şehiriçi ulaşımda bir diğer alternatifi ise TransJogja adını verdikleri otobüsler. Minibüslere göre çok daha iyi durumda olan bu otobüsleri, sadece şehirdeki son günümde, motorumu geri verdikten sonra eve giderken kullandığımdan dolayı ne kadar geniş bir ağa sahip olduğunu bilmesem de Yogyakarta’ya ben ve diğer bir çok backpacker gibi Borobudur ve Prambanan’ı görmek amacıyla geliyorsanız, TransJogja’yla buralara doğrudan ulaşamayacağınızı kolaylıkla söyleyebilirim.  Bunun sebebi ise her iki yerinden şehir merkezine pek yakın olmaması. Gidecek olanlara tavsiyem, bu yerlere gitmek için ne TransJogja’yla önce Jombor  otobüs terminaline gidip sonrasında buradan diğer otobüse aktarma yapmakla uğraşın ne de acentalara gidip onların programlarına uymak zorunda kalın. Tek yapmanız gereken, bir motosiklet kiralamanız. Yolları bilmiyorum, motorla gidemem düşüncesindeyseniz, bunun pekte önemli olmadığını, yerel halka sadece tapınakların adlarını söyleseniz bile kolaylıkla yol tarifi alabileceğinizi söyleyebilirim. Motoru kiralamamın ertesi günü sabah saat 10 gibi Andyna’yla birlikte Borobudur’a doğru yola çıkıyoruz.

borobudur
stupa
Dünyadaki tek yapı halindeki en büyük (kompleks olanı Angkor Wat) budist tapınağı olan Borobudur’un ne zaman ve niçin yapıldığıyla ilgili herhangi bir yazılı kaynak bulunamamış olup, 8. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor. Bir yada iki yüzyıl kullanıldığı tahmin edilen tapınak, tam sebebi bilinmese de yaygın bir teoriye göre bölgeye İslamın gelmesi sebebiyle terk edilmiş. Bu terk edilmeden sonra yaşanan bir volkanik patlama sonrası tamamen küller ve gelişen bitki örtüsü altında kalan tapınak, 1800lü yıllarda bir İngiliz albayı tarafından tekrar keşfedilinceye kadar bu şekilde kalmış. Daha sonra uzun yıllar süren bir kül temizliği ve restorasyon çalışması sonrasında Borobudur gün yüzüne çıkmış. Bugün Unesco’nun kültür listesinde bulunan yapıt, Unesco’nun 1950li yıllardaki çalışmaları sonrasında daha iyi bir duruma getirilmiş. Unesco’nun olaya el atmasının kötü tarafı ise 19 dolarlık turist giriş fiyatı. Louvre müzesine girerken verdiğim 15 euro çok gelmemişken, 1 dolara yemek yiyebildiğiniz Endonezya şartlarına göre çok yüksek olan bu ücret, Unesco sebebiyle bu seviyelerde olduğu söyleniyor. Tapınakta kaç stupa-kaç buda heykeli var gibi (onlar için Borobudur yazısına tıklarsanız gerekli sayfaya ulaşabilirsiniz) klasik şeyleri yazmak yerine biraz daha özel olduğunu düşündüğüm şeylere gelirsek; tapınağın birinci bölümünü oluşturan kare katlardaki duvarlarda Buda’nın hayatından kesitleri ve aydınlanışı anlatan rölyefleri daha iyi anlamak için saat yönünde ilerlemek gerekiyor. Depremlerden dolayı kırılan bir çok buda heykelinin eksik parçaları ise tapınağın bahçesindeki müzede sergilenmekte. İlk bölümdeki kare teraslardan farklı olarak ikinci bölüm, başlangıç ve sonun olmayışını ifade ettiği için çember şeklinde yapılmış teraslardan oluşmakta.  Nirvanayı temsil eden üçüncü bölümdeki büyük stupanın içi ise, ikinci bölümdeki içinde yarım buda heykelleri olan küçük stupaların aksine boş. Tapınaktaki buda heykelleri aynı pozisyondaymış gibi sanılsa da aslında ellerinin pozisyonları bakımından her biri farklı bir budizm öğretisini anlatan 6 farklı tip buda heykeli bulunmakta. Bu buda heykellerinin ellerine dokunulunca rüyalarının gerçek olunacağına inanıldığından eskiden buna müsaade ediliyor olsa da artık heykellere zarar gelebileceği sebebiyle izin verilmiyor. Tapınağa öğle saatlerinde geldiğimde, içerisi okul gezileriyle gelen öğrencilerle doluydu. Bu öğrenciler sık sık fotoğraf çektirmek için yanımıza geliyordu. Hatta bazıları Andyna’nın da batılı olduğunu düşünüp yanına gittiklerinde, Andyna’da durumu çaktırmayıp onlarla ingilizce konuşup resim çektiriyordu. Bu fotoğraf çektirme olayı belli bir süreden sonra artık gezmenizi engelleyecek bir seviyeye geliyor. Güneşin doğuşunu arkasına alan tapınağın bu görüntüsünü görmek için tapınağa sabahın ilk saatlerinde gidilmesi öneriliyor. Benim pek önemsemediğim bu durumda, tapınak daha sakin olduğu için gezmeside daha kolaymış. Ama gördüğüm resimlerden anladığım kadarıyla, tapınağın en güzel olduğu zaman Vesak günü.  Meditasyon için gelen budistlere her zaman izin verilse de, senede sadece bir kere mayıs ayı içinde dolunayın oluştuğu bu gün, Buda’nın doğum günü olarak kabul edilmesi sebebiyle tapınakta ibadete izin veriliyor.  Eğer bir daha Borobudur’a gelecek olursam bunun tek sebebi bu ibadeti izlemek istememdir. 

düğünden bir kare
Yağmurlu geçen Yogyakarta günlerimin üçüncü gününe, şehir merkezine bir buçuk saat uzaklıkta olan siyah kumlu plajı ve gün batımı manzarasıyla meşhur olan Parangtritis plajının hemen yanında bulunan bir eve doğru yola çıkarak başladık. Andyna’ nın  dün gün içerisinde sorduğu gömleğimin olup olmadığı, sakallarımı kesersem daha iyi olacağı tarzındaki konuşmalarına başta anlam veremezsem de akşamında yarın bir arkadaşının düğünü olacağından bahsedince durumu anladım :) İşte bu eve geliş sebebim, bir Endonezyalı düğününe katılacak olmamızdı. Sabah saat 10'da başlayan düğünde öğlene kadar durduktan sonra Prambanan’a doğru yola çıktık. Borobudur gibi Unesco listesinde olan bu tapınaklar bölgesine giriş ücreti 17 dolar. Bileti alacağınız girişteki bu ofiste ücretsiz ve sınırsız çay,kahve ve su içebiliyor, içeride bir stand üzerine koydukları bilgisayardan internete girebiliyorsunuz. Toplamda 240 tapınaktan oluşan Prambanan’ın ortasındaki 3 büyük tapınak, hinduizmin 3 büyük tanrısı olan Siva,Brahma ve Vishnu’ya adandığı için bu isimlerle anılıyor. Bunlardan Siva Tapınağı, diğer iki tapınağın ortasında olup 47 metre yüksekliğiyle dünyanın en yüksek hindu tapınağıdır. Bu üç tapınağın hemen karşısında duran diğer 3 tapınak ise bu tanrılara hizmet eden Nandi, Hamsa ve Garuda’dan alıyor isimlerini. 
prambanan
Tıpkı Borobudur gibi burasıda küller altına kalıp yüzyıllar sonrasında aynı İngiliz albay olan Thomas Stamford Raffles tarafından keşfedilip gün yüzüne çıkartılmış. Ama Prambanan, özellikle 2006 yılındaki depreme Borobudur kadar dayanamayıp çok fazla hasar görmüş. Özellikle ana tapınakları çevreleyen koruyucu Pervara tapınakların hemen hemen hepsi tamamen yıkılmış olup, bulundukları yerde üst üste yığılmış taşlar şeklinde durmakta. Siva tapınağına ise sırayla ve baret takarak yaklaşabiliyorduk. Merdivenleri çıkıp terası gezmemize izin verilse de içeri girilmesine izin verilmiyordu. Durum böyle olunca sadece terastaki rölyefleri inceleyebildik. Diğer tapınaklarda da bulunan rölyefler, benim daha önce duymadığım büyük Hint destanı Ramayana’yı anlatıyormuş.  Yeteri kadar klasik bilgi verdikten sonra herkesten gizlenen bilgilere gelince  bu tapınaklara Endonezyalı çiftler pek gelmezmiş, çünkü bu şekilde geldiklerinde ayrılık ya da daha farklı kötü bir şeyin başlarına geleceğine inanıyorlarmış. Diğer bir şey ise rölyeflerde fazlasıyla kuş şeklinin bulunması. Bunlardan bazıları sembolize kuşlar olsa da bazılarının gerçek kuşlar olduğu fark edilmiş. Bunun üzerine biyologların yaptığı bir araştırma sonrası kuşlardan birisinin, sadece Java denizinin ortasındaki Masakambing adasında yaşayan bir kuş türü olduğu fark edilmiş. Şimdi bu kuş türünün eskiden Yogyakarta’da da yaşayıp yaşamadığı sorusunun cevabını ve rölyeflerdeki bu gizemi çözmeye çalışıyorlarmış. Ben tutmamış olsam bile hem Boroudur hem de Prambanan’a gidecek olanlara, hikayelerini, genel özelliklerini ve rölyefleri daha iyi anlaması için rehber tutmasını öneririm. Hindu tapınaklarından sonra 5 dk yürüme mesafesinde bulunan budist Sewu tapınağına gidiyoruz. Burası Prambanan ile aynı arkeolojik alan içinde olduğundan ayrı bir bilet almıyorsunuz. Yine bu tapınak yolu üzerinden, uzaklaştığımız hindu tapınaklarının çok güzel fotoğraflarını çekebilirsiniz. Ana tapınağı çevreleyen diğer küçük tapınaklar burada da tamamen yıkılmış olsa da ana tapınağın durumu oldukça iyi. Prambanan’daki yoğunluğa karşı burayı gezdiğim süre boyunca kimseyi görmedim. Bu sakinlik içinde tapınakları rahat rahat gezebiliyorsunuz. Siva ve diğer hindu tapınaklarından daha fazla etkilendiğim bu ana tapınakta yüksek tavanıyla dikkat çeken merkez oda ve onu çevreleyen birbirleriyle bağlantılı  olan dört oda bulunmakta. Andyna yorulmuş dinlenirken ben bu dört oda arasında gidip geliyorum. 

cerme mağarası
Yoldayken sadece 2 gece kalmayı planladığım şehirde, mecburiyetten kaldığım 4.günümde (mecburiyet sebebini Jakarta yazımda anlatacağım) adını hiç bir gezi sitesinde duymadığım ama Andyna’nın ısrarla görmemi istediği ve bizim önceki günlerde bir türlü uğrayamadığımız Cerme mağarasına gittik. Yaklaşık 1,5 km uzunluktaki bu yer altı mağarası, yeteri kadar tanıtılmaması sebebiyle tapınaklarıyla meşhur olan şehir için büyük bir kayıp.  Andyna’yla tanışmamış olup şehirde fazladan bir gün kalmak zorunda olmasaydım, benim de görmeyeceğim bu mağara benim için oldukça güzel bir macera oldu. Yine burası sayesinde couchsurfingi kullanıp, yerel insanlarla gezmenin faydasını bir kere daha gördüm. Şehirden yaklaşık kırkbeş dakikalık bir yolculuk sonrası ulaşılan mağaranın yollarıda oldukça keyifliydi. Havanın açık olduğu bu günde, Yogyakarta şehir merkezinden bir buçuk saat uzaklıkta bulunan ve bir kaç sene önceki patlamasında onlarca insanın ölümüne sebep olan Merapi yanardağını yine bu yolda durup izledim. Java adasında ve özellikle Yogyakarta’da dinden ziyade bir yaşam biçimi olan Kebatinan’a inanlar tarafından meditasyon amacıyla gelinen mağaranın içerisindeki bazı yerlerde bu meditasyon ziyaretlerinden kalma tütsü kalıntılarını görüyorsunuz. Su içindeki bazı yüksek taşlar ve yer yer bir buçuk metreye ulaşan su seviyesi, zeminde bazı çukurlarda çok daha derin bir hale gelmesinden dolayı oluşabilecek tehlikeler sebebiyle  mağarayı 3.5 dolara bir rehber tutarak geziyoruz. Mağaraya rehbersiz giriş ise 1 dolar. Mağaranın girişinin olduğu kayalıklarda ise kaya tırmanışı için bir parkur hazırlanıyordu. Her ne kadar denemek istesem de parkurun kancaları tamamlanmadığı için müsaade edilmedi. Mağara sonrası şehir merkezine doğru yola çıktık.  

taman sari
Kapanmış olan Kraton sarayına dışarıdan baktıktan sonra yine kapanmış olan havuzlar kompleksi olan Taman Sari’ye gittik. En azından içeriyi görmem için Andyna’nın gösterdiği dış duvarlar üzerinde kendimi kaptırmış dolaşırken fotoğraf çektiğim bir an, elimde olduğunu hiç fark etmediğim motosikletin anahtarını içeri düşürdüm. Bu andan sonrası bambaşka bir macera. Bir saat süren uğraşmalardan sonra kilitlenmiş kapıları açabilecek tek kişi olan 70'lerindeki amcayı kapıları açıp, içeri girmemize izin vermesine ikna edip, içeri girdik. Gündüzleri bu şekilde gezdiğim şehirde, akşamları genel olarak çikolatalı ürünler sunan, Andyna’nın favorisi olup benimde çok beğendiğim Coklat cafede (adresi JI. Cik Ditiro 19) vakit geçiriyorduk.  Şehir merkezine gelirsek, ana caddenin adı Malioboro. Genel olarak hediyelik eşya ve tekstil ürünleri bulabildiğiniz bu cadde aynı zamanda ucuz hostellerden 5 yıldızlı otellere kadar bir çok konaklama seçeneği de sunuyor. İşte bu sebeple şehre gelen çoğu turist bu cadde üzerindeki ya da bu caddeye çıkan sokaklardaki yerlerde konaklıyor. Caddede konaklamanın şehre gelen backpackerlar için diğer bir avantajı ise Tugu Tren İstasyonunun bu caddenin başında bulunması. Venedik’i bir Paris’i üç günde gezen biri olarak 5. günümün akşamında bu tapınaklar şehrinden ayrılırken, şehirde hala bana göstermek istediği yerler olduğu için kalmamı isteyen Andyna’ya her şey için çok teşekkür ederim.

Daha fazla fotoğraf için buraya tıklayınız