4 Nisan 2014 Cuma

Güzel insanların şehri Metro Manila


Biraz İspanyolca öğrenip sonrasında Güney Amerika'ya gitmenin planlarını yapıyorken, bir işin için bir sabah saat 10’da kendimi 14.05 Abu Dabi uçağına bilet almış buldum. Hızlıca backpackimi hazırlayıp yola çıktığımda kafamda işten daha çok sonrasında yapacağım geziler dolanıyordu. Abu Dabi'de geçen birkaç günden sonra, aynı işi sonuca bağlamak için Taipei'ye geçtim. Backpacker tarzından uzak olduğum bu iki şehirdeki işlerimi bitirdikten sonra özüme geri dönmem için tek yapmam gereken, yeni bir şehre yol almaktı. Gözümü hemen pekte uzak olmayan güneydeki Filipinler'in başkenti Manila'ya dikip uçak biletimi aldım. Ninoy Aquino International Airport'a indiğimde, ilk iş pasaport polisiyle vizesiz kaç gün kalabileceğim üzerine konuşmaya başlamak oldu. Dış İşleri Bakanlığını vize yükümlülükleri sayfasında her ne kadar 30 gün vizesiz seyahat edilebileceği yazsa da görevli polis vize muafiyeti olan tüm diğer ülke vatandaşları gibi bana da 21 günlük izin verileceğini söyledi.Bu noktada şu eklemeyi yapmakta yarar var; Filipinler'e bu ilk gelişimden bir ay sonra başka bir ülkeye gideceğim. 2 hafta sonra tekrar geri döndüğümde ise ben daha bir şey demeden bu seferde vizesiz 30 gün kalabileceğimi onaylayan mührü basacaklar. Yani vizesiz kaç gün durulabileceği üzerine net bir şey söylemek doğru olmaz. Neyse konuya geri dönelim. Aslında 30 veya 21 gün olması pekte umursadığım bir şey değil. Gözüm daha fazlasındaydı. Güney Amerika'da yapmayı planladığım her ülkede 2-3 ay kalma fikrini burada denemeye karar vermiştim. Gezerken böyle uzun sürelerde aynı ülkede sıkılıp sıkılmayacağım konusunda hiç bir fikrim yoktu ve şimdi bunu öğrenmek için en iyi zamandı. Sıradan çıkıp yan taraftaki pasaport polislerinin ofisine geçip uzun süreli kalma fikrimden bahsettim. 58 dolar karşılığında iki aylık vize verebileceklerini daha uzun süreli bir vizeninde havalimanından alınmasının mümkün olmadığını söylediler. Tamam deyip 2 aylık vizemi alıp dışarı çıktım. Havalimanın herhangi bir raylı taşıma ile bağlantısı yok. Taksiye binmem ile Manila akşam trafiğine merhaba demem de bir oldu zaten. 6-7 kmlik yolu bir saatten fazla bir sürede aldıktan sonra Bonifacio High Street'e vardım. 3-5 paralel sokaktan oluşmuş bir bloğu dikey şekilde kesen oldukça geniş bir yaya yolu olan caddenin her iki tarafında da cafeler, restaurantlar  ve mağazalar bulunmakta. Globe firmasından bir sim kart aldıktan sonra cafelerden birine oturup couchsurfingden Dennis'e geldiğimi mesaj atıp, buluşacağımız saati beklemeye başlıyorum.
Her şey iyi güzel gidiyor ama arada da Dennis beni ekerse ne yapacağım diye düşünmüyor da değilim. Çokta derinlere dalmadan Dennis geliyor. Backpackimi arabasına attıktan sonra burada buluşma nedenimiz olan Banff Mountain Film and Book Festivali alanına yürüyoruz. Şehir temiz, düzenli, etkinlik alanı çok güzel. Trafiği saymazsak ilk günüm ve izlenimlerim oldukça iyi. Şehrin diğer yüzünü görmem ise çok sürmedi. Ertesi gün gezmeye başladığımda sanki bambaşka bir yerdeydim. Gelişmekte olan ülkelerin başkentlerindeki gelir dağılımının eşitsizliğini fark etmek oldukça kolay. Bunun daha önce bulunduğum Bangkok ve Jakarta'dan öğrenmiştim. Ama Manila'da bu uçurum bambaşka bir boyuta geçmiş. Bir tarafta hayatımda gördüğüm tüm evsiz insanlardan daha fazla evsiz insanı sadece on beş dakikalık bir yürüyüş sırasında görebiliyorken, diğer tarafta 3 dilim pizzaya 17 dolar veriyordum. Bu iki bölgenin birbirine uzaklığı ise bazen sadece 2-3 kmdir. Ne kadar tezatlık içerse de yinede güzel bir şehir Manila. Her geldiğimde biraz daha alışıyor biraz daha seviyordum. Şimdi bakıyorum da kiminde bir gece kiminde bir haftadan fazla kaldığım toplam altı defa daha gelmişim buraya. Her defasında da keşfedilecek yeni yerler oluyordu. Manila benim için her ne kadar ilgi çekici olsa da tanıştığım çoğu backpacker için, sadece gelmek zorunda oldukları karanlık ve pis bir başkentti. Şehir, genelde Filipinler'i gezmeye gelenler için havalimanından dolayı bir zorunlu geçiş durağı. Bu arada Manila diyorum ama aslında bahsettiğim Metro Manila. Şöyle ki Metro Manila denilen yer 16 tane şehirden olmuş bir metropol alanı. Biraz daha bize göre düşünmek gerekirse Metro Manila'ya İstanbul dersek Metro Manila'yı oluşturan şehirlerde, İstanbul'un ilçeleri gibi. Bu işi karıştıran şey ise Metro Manila içinde Manila denilen bir şehrin de olması. Sonuca gelirsek Manila bir şehirken Metro Manila, Manila'nın da dahil olduğu 16 şehrin oluşturduğu bir bölge. Bu bölgelerin bazılarından ayrı ayrı bahsedeyim.


San Agustin Kilisesi
Manila
Metro Manila'nın eski şehir diyebileceğimiz bölgesi. Bundan dolayıda en fazla turist çeken yeri diyebilirim. Latince duvarların içi anlamına gelen Intramuros bölgesi turistik yerlerin başında geliyor. Eski bir koloni olan Filipinler'deki ilk İspanyol yerleşim yeri olan bu bölgenin kökeni 1500'li yıllara dayanıyor. İspanyollar her ne kadar ülkeyi kolonileştirmeye Cebu adasından başlasalar da, yerleşim yerleri inşasına Manila'dan başlamışlar. 16.yüzyılda İspanyol yerleşim yerlerini ve Fort Santiago'yu korumak için etrafı duvar örülerek sınırları belirlenen bu bölge, İspanyolların Asya'daki merkezi kabul edilirmiş. 2. Dünya savaşı başlangıcına kadar oldukça iyi korunan bölge, Japon kuvvetlerinin etrafının duvarlarla çevrili olması sebebiyle burayı bir merkez karargah olarak kullanması sebebiyle savaş boyunca oldukça hasar almış. 1960'larda başlayan restorasyon çalışmaları ise hala sürmekte. Bölgedeki yapılar tek bir amaç için kullanılmayıp, bankadan üniversiteye, evlerden cafelere kadar bir şeye ev sahipliği yapıyor. Avrupa'da eğitim aldıktan sonra döndüğü ülkesinde bağımsızlık için yazılar yazmaya başlayan Filipinler'in ulusal kahramanı olan Dr. Jose Rizal'ın da bir zamanlar tutuklu kaldığı Santiago Kalesi ve Manila Katedrali en önemli yapılar olarak söyleniyor. Söyleniyor diyorum çünkü katedrale 2015'te bitmesi planlanan restorasyon sebebiyle giremiyorum. Çeşitli sebeplerle o kadar çok yere giremedim ki, herhalde Arizona'ya, Büyük Kanyon'u görmeye gitsem, temizlik var deyip kanyona yaklaştırmazlar beni. Neyse çokta takılmadan biraz ilerisinde ki Filipinler'in ilk kilisesi olan San Agustin Kilisesine gidiyorum. Kilise iyi güzel şimdi onunda tarihinden girip başpiskoposundan çıkmaya gerek yok. Dikkatimi en çok çeken şey içerideki barok tarzı vaiz kürsüsü. İspanyol kilisesinde barok kürsüsünün ne işi var deyip sorunca öğreniyorum ki, bilmem kaç yılında deprem olmuş ondan sonra da kilise yenilenirken bu kürsüyüde eklemişler. Muhtemelen 18.yüzyılda yapılmış bir ekleme. Kiliseyle bitişik olan aynı isimdeki müze ise sergilediği oldukça ilginç ve başarılı antika ahşap oymalı eserler sebebiyle en çok zamanımı alan yer oldu. Müzeden çıkıp eski şehir hakkında konuşmaya devam edecek olursam Jose Rizal'ın idam olduğu alana yaptığı son yürüyüşünü temsil eden ayak izlerininin, bölgenin en etkileyici yeri olduğunu söyleyebilirim. Ben yine tur rehberine bağlamış olsam da 10 dolara tüm gün Intramuros'u gezdirip, bölgenin tarihini ve yapılarını anlatacak rehberler her tarafta. Bense bir rehberle gezmek yerine, bir kaç gün önce tanıştığım Ieth'in teklifini kabul ederek onunla geziyorum. Hem buradaki bir okuldan mezun olup hem de burada çalıştığı için etrafı oldukça iyi bilen Ieth, birde fotoğrafçı olması sebebiyle civarda defalarca çekim yapmış olduğundan, öğrendiği bütün gizli saklı kalmış güzel yerleri gösterdi. Ne kadar teşekkür etsem azdır. Intramuros'un hemen yanındaki Rizal Park ise yine güzel vakit geçirdiğim bir başka yer. Bir pazar günü bu parkı gezmek Filipin kültürünü tanımamı sağlayan en iyi şey oldu. Parkın içinde, idam edildiği yerde şimdi büyük bir heykeli olan Jose Rizal'ın, güneşin batışını izleyecek şekilde konumlanması ise her nedense dikkatimi çekti. Parkın yan komşusu olan, büyük tarihi yapı ise Filipinler Ulusal Müzesi. Pazar günleri ücretsiz olan müze Manila'nın ve Filipinler'in en büyük müzesi olup ülke tarihini ve kültürünü göstermek için en iyi seçenekken, bakımsız kalması ve sergilenen eserler bakımından beklentilerimi karşılamaktan çok uzaktaydı. Sahil boyunca yürüyüş yapıp zaman geçirmek için güzel bir bölge olan Marina Bay'de hareketli bölgelerden olsa da Malate ve Ermita bölgenin en hareketli kısımları. Özellikle ucuz konaklama imkanları sunduğu için turistler tarafından tercih edilen bu bölgede birçok cafe, restaurant ve karaoke bar bulunmakta. Her ne kadar iyi olmasa da yinede tanıştığım bazı arkadaşlarımı, buradaki bir Fars restaurantına kebap yemeye getiriyorum. Manila'daki bir diğer bölge ise Binando. Genel olarak Çin kökenli Filipinlilerin yaşadığı bu bölgede aynı zamanda bir de Çin mahallesi bulunmakta. 1590'lı yıllarda İspanyollar tarafından Katolik Çinliler için yapılan bu bölge, dünyanın en eski Chinatown'u olması özelliğine sahipmiş. Çin yeni yılı kutlamalarının ertesi günü gezdiğim mahalle, kutlamaların etkisiyle hala oldukça renkliydi. Mimari olarak pek bir dikkat çekici yanı olmayan bu Chinatown'u diğerlerinden ayıran ise restaurantların fazlalığıydı. Yine bu bölgede, Çin kültürüne ait geleneksel eşyaları satan çok sayıda butik mağazalar da dikkat çekiyor.

Çin Mezarlığı
Chinatown'un kuzeydeki komşusu olan Santa Cruz bölgesindeki Çin Mezarlığı ise tüm Metro Manila'daki en beğendiğim yer oldu. Bir mezarlıktan daha çok İkinci Dünya Savaşında terk edilmiş bir kasabaya benzeyip, geçmişi İspanyol koloni zamanına dayanan bu mezarlık, katolik bir mezarlıkta gömülmeyi reddeden Çinliler için kurulmuş. Aynı zamanda da ikinci dünya savaşı sırasında Japonlara karşı direnen birçok ulusal kahraman da yine bu mezarlıkta idam edilmiş. Bunlardan çoğunun gömüldükleri yerler bilinmese de mezarlığın çeşitli yerlerinde adlarına dikilmiş anıt mezarlar bulunmakta. Mezarlığın geneli ise tek odalı mezarlardan oluşuyor. Ölen kişilerin ekonomik durumuna göre gömüldükleri bu yapılar daha büyük ve bahçeli olabiliyor. Nedenini bilmesem de mezarlarını bu tarzda yapmalarını bir sonraki hayatlarına yaptıkları bir hazırlık olarak tahmin ediyorum. 1600'lerin başında kurulup Filipinler'in en eski üniversitesi de olan Santo Tomas Üniversitesi'de yine Manila'da bulunmakta. Üniversitenin kampüsünde de bazı İspanyol koloni mimarisi tarzında eserlere ev sahipliği yapıyor. Manila her ne kadar eski şehir diyebileceğimiz bölge olması sebebiyle çok turist çekse de aynı zamanda belkide Metro Manila'nın en geri kalmış yerlerinden. Bunun için backpacker tarzı gezginleri saymazsak pekte yabancıların konaklamak için tercih ettiği bir yer değil .Öyle ki tanıştığım çoğu Filipinli Manila'da kaldığıma inanmayıp tekrar tekrar Makati'de kalıp kalmadığımı soruyorlardı.

Quezon City
Tarihi bir dokuya sahip olmayıp, düzenli ve temiz bir şehir olmaktan çok uzak olsa da sokaklarında yürürken, şehrin kendine has bir ruhu olduğunu hissettirmesi sebebiyle gözümde Metro Manila'nın en güzel şehri. Her ikisi de Manila'da yaşıyor olsa da hem Dennis hemde Ieth'in bu şehirde gösterdiği yerler sayesinde şehri biraz olsun tanıyabildim. Genelde Dennis'le Quezon Avenue boyunca ki yerlerde vakit geçirdik. Belki Makati yada Taguig kadar gelişmemiş olsa da bu şehirde de güzel yerler bulmak mümkün. Karanlık sokakların içinde yeni yeni açılan şık restaurantlar. Sanırım Metro Manila'nın tamamını yansıtan en doğru şehirde Quezon City'dir.  En büyük eğlencelerinin karaoke ve bilardo oynamanın olduğu Quezon Avenue boyunca ki hareketlilik, pizza yemek için gittiğimiz italyan restaurantından çıkarken hiç planımızda yokken Dennis ve beni de esir alıp kalabalığa karıştırdı. Diğer bir gitmeye değer yer ise Cubao Expo. Quezon City'nin can noktası olan Araneta Center'a birkaç dakika yürüme mesafesinde olan Cubao Expo, 30 kadar iki katlı, küçük, bitişik mağazalardan oluşan bir sokağa verilen yerin adıdır. Eskiden ayakkabıcıların olduğu bir yerken, şimdi bir kısmında küçük cafeler olup diğer bir kısmı da da eski tip ürünler bulabileceğiniz butik mağazalardan oluşmakta. Daha önce bu bölgedeki Araneta Center otobüs terminalini iki defa kullandığım için etrafı biraz biliyor olsam da burayı aslında tamamen Ieth'in sayesinde öğreniyorum. Metro Manila'ya dördüncü yada beşinci gelişimde tanıştığım Ieth, bir moda dergisi için hem fotoğraf çekimi yapıp hemde yazılar yazan bir gazeteci. Aynı zamanda da bir arkadaşıyla birlikte Cubao Expo'da butik bir kıyafet mağazası var. Bir konuşmamızda Cubao Expo'yu mutlaka görmem gerektiğini, kendisininde ertesi gün mağazasına uğrayacağını söyleyip davet edince Cubao Expo'yla tanışma vaktim gelmişti. Şehirde o kadar insanla tanışıp, internet sitelerinden gidilecek yerlere baksam da daha önce hiç duymadığım bu yer gerçektende içeri girdiğin gibi farklı bir ruhu olduğunu hissettiriyor. Sokaklarında o kadar zaman geçirmiş olsam da Quezon City'deki gördüğüm ilk yabancıları da yine buradaki cafelerde gördüm. Onlarında burayı bir yerlerden öğrenip gelen turistlerden çok, Metro Manila'da yaşayıp çalışan yabancılar olduğu fikrindeyim.

Makati
Metro Manila'nın finans ve eğlence merkezi. Genel olarak gökdelenlerden oluşan şehri, ekonomik olarak üst sınıfın çalışıp yaşadığı yer diye tanımlamak doğru olacaktır. Burada kaldığı sürece insan kendini Filipinler'de değilde daha gelişmiş bir ülkede hissedebiliyor. Oldukça düzenli ve temiz olan bu şehirde yaşayan insanların neden Metro Manila'nın diğer kısımlarına pek gitmediklerini tahmin etmek zor değil. Öyle ki burada çalışan arkadaşım Aziel ile bir gün ofisine sadece 3-5 km uzaklıktaki Malate'ye gittiğimizde diğerine rehberlik eden kişi bendim. Şehrin can damarı Makati Avaneu. Glorietta ve Greenbelt popüler mekanlar. Her ikisi de beşe kadar numaralandırılarak isimlendirilen birer büyük alışveriş merkezi. Genelde bahçe katı tarzındaki ilk katları cafelerden ve publardan oluşmakta. Şehre gelen turistlerinde en çok zaman geçirdikleri yerlerin de buralar olduğunu söylemeye gerek yok.

Taguig
Metro Manila'daki ilk günümü geçirip, festivale katıldığım yer olan bu şehir, ikinci bir Makati olma yolunda ilerliyor. Bonafacio High Street ve çevresini kapsayıp Fort diye adlandırılan bölge şimdiden Makati'yi geçmiş durumda. Bonifacio High Street yürüyüş yolu benim de iki yanındaki cafeleri sebebiyle zaman geçirmeyi en çok sevdiğim yerlerden biriydi. Ne zaman canım sıkılsa buraya gelir ya yemek yerdim yada oturur kahvemi içerdim. Aşırı bir kalabalığa sahip olmaması ise en güzel tarafı. Şehrin geneli ise üst kesime yönelik yeni gayrimenkul olanakları sunmak için yapımı süren gökdelen inşaatlarıyla dolu.

Chinatown
Metro Manila'da gece hayatına gelecek olursam çok fazla seçenek sunsa da hafta içi genel olarak sakin oluyor. Hafta içi gidilmeyecek yerin  Intercontinental Hotel'in içindeki Icon adlı club olduğunu Francia Lady ile test etmiş bulunmaktayım. Lea ve arkadaşlarıyla gittiğim Fort bölgesindeki Club Haze ise sıra beklediğim tek yer oldu. Müzikler fena değildi. Yine Forth'ta bulunan W Fifth binasının çatı katındaki Black Sheep, şehrin en pahalı clublerinden biri olup, deniz manzarası sebebiyle tercih ediliyor. Bir doğum günü sebebiyle gittiğim bu clubü pek beğendiğimi söyleyemem. Manzarası için akşam yemeğine gitmediğime pişmanım ama. Haze'deyken gecenin 2'inde Aziel'in araması üzerine gittiğim 71 Gramercy ise Makati'nin en yüksek binasının çatı katındaki teraslı bir mekandı. Adını bulunduğu binanın adından ve katından alan club, kapalı bir bölüm ve terastan oluşmakta. Böyle bir teras varken kimsenin içeride durmadığını belirtmekte fayda var. 71 Gramercy hiç gitmemiş olsam da bana filmlerden gördüğüm New York City'deki penthouse tarzı clubleri hatırlattı. Arkadaşlarım sebebiyle sürekli şık dekorasyonlu çatı katı clublerine gitmiş olsam da daha çok underground tarzını sevdiğimden zaman zaman kendi başıma yeni yerler deniyorum. En sonunda bulduğum eski bir depodan clube çevrilen Black Market-Finder Keepers ise çaldığı elektronik müziklerle, gelenlerin kasıntısız ve doğal tipler olması sebebiyle şehirdeki favori mekanım oldu. Burayı keşfettiğimi öğrenip, bir gece bana katılan Francia Lady'den öğrendiğime göre, yeni açılmış bu clubün sahibi Filipinlerin eski başkanı ama aslında başkandan daha çok diktatörü demenin doğru olacağı Ferdinard Marcos'un torunuymuş. Pub tarzı içinse Glorietta ve Greenbeltteki yerleri tercih ettim.

Aslında blogu, gördüğüm yerleri anlatmaktan daha çok başımdan geçenleri paylaşmak için kurmuş olsam da yazmaya her başladığımda kendimi tekrar tekrar bunu yaparken buluyorum. Oysa ki şehir rehberliği işini zaten çok iyi bir şekilde yapan onlarca profesyonel site var. Bakalım ne zaman her yolculuğu kendine özgü kılan tarzdaki olaylardan, kendi başıma gelenleri yazabileceğim. Oysa ki;

-Dennis'le gittiğimiz bilardo salonunda madara oluşumuzu
-Sarhoş olduğu için arabasını sürdüğüm Aziel'in sabah arayıp, arabamı yanlış yere park etmişsin poliste çekmiş, işe geç kaldım demesini
-Gece 4'te eve giderken işler nasıl diye sorduğum taksicinin iyi değil demesi, daha bunun üzerinden 5 dakika geçmemişken, dolaştırmasın diye google haritaları kullanarak gideceğim yeri tarif ediyorken birden kendimizi otobanda, başka bir şehre doğru gidiyorken, benim taksicinin şimdi içinden bu gece sayende işler yoluna girdi diye düşünmesini, düşünmemi
-Christmas gecesini ev ortamında geçirelim diye Dennis'in ablasının bizi yatıya çağırmasını, sabahında 5 yaşındaki oğlu Marcus'un bizi playstationda madara etmesini
-Karşısındaki ingilizce konuşuyorken ingilizce cevap veren yok ama tagalogca konuşuyorsa da tagalogca konuşan aynı Marcus'un, bazen dilleri birbirine karıştırıp iki dili birlikte kullarak karışık cümleler kurmasının ardından ''Marcus ingilizce konuş'' dediğimde, aslında benden daha iyi ingilizce konuşan ama sadece konuştuğu dillerin farklı olduğunu ve ne olduğunu bilmeyen Marcus'un  ''ingilizce bilmiyorum ki, o ne demek'' demesini
-Yine aynı Marcus'un tagalogca konuşmaya başladığında benim Türkçe, Massi'nin de italyanca cevap vermesi üzerine, yüzümüze bir dakika boyunca şaşkın şaşkın bakıp sonrasında ingilizce konuşmaya dönerek ne dediğinizi hiç anlamıyorum ki demesini
-Gecenin 1'inde Filipinler Üniversitesi kampüsünde Ieth'le gezerken Dennis'in arayıp oğlum kafayı mı yediniz çık gel eve demesini ve ertesi gün kampüste yaşanan eski gasp hikayelerini anlatmasını
-Dennis'in akşam 10'da arayıp bir adres tarif etmesini, kalkıp gittiğimde adresin bir otelin suit odası olması ve daha koridorun diğer başındayken hiç oda numaralarına bakmadan sadece seslere doğru yönelerek odaya bulmama ve çılgın Filipin karaoke partileriyle tanışmamı, aynı günün sabahında restauranttaki 4 kişilik kahvaltı hakkı için 9 kişi olarak kura çekmemizi
-Francia Lady'le hayatımda gördüğüm en boş clube gitmemizi ve o günden sonra her görüştüğümüzde kızın bunun için özür dilemesini ama aslında çok daha kötü gecelerimin olması

gibi olayları daha detaylı yazabilseydim en azından bir yolculuğun neler getirdiğini biraz daha iyi anlatabilirdim. Neyse rehberliğe geri dönüp seyahat etmeyi düşünenlere son birkaç bilgi vererek kapanışı yapayım.

Ninoy Aquino Uluslararası Havalimanı dört terminalden oluşmakta. Özellikle giden yolcular uçaklarının hangi terminalden kalkacağına dikkat etmeli. Birbirinden bağımsız olan terminallerin giriş kapıları arasındaki uzaklık 3-5 km ye kadar varıyor. Havalimanına gidiş ve geliş için kullanılabilen tek toplu taşıma ise Terminal 3 ten LRT 2 hattının EDSA durağına giden bir otobüsten oluşmakta. Bilet fiyatı 60 cent.
McDonaldasta Mc Chicken menü 2.7 dolar
Makati'de ortalama bir restaurantta tek kişilik yemek 10 dolar
Ortalama otel fiyatları 35-45 dolar
Hostel fiyatları 10-15 dolar
Tek yön raylı taşıma bileti gidilen durak sayısına göre değişmekle birlikte 30-50 cent arasında
Jeepney ücretleri ortalama olarak 25 cent
Trafiğin olmadığı saatlerde 7-8km lik bir taksi yolculuğu  4 dolar.